Saglikliyiz.Net

Esen Kalın ;)

Archive for Mart, 2008

Hipertansiyon hastaları ‘habersiz’

Written by admin on Mar 24th, 2008 | Filed under: Hastalıklar

Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Çetin Turgan, Türkiye’de 15 milyon hipertansif kişi olduğunu belirterek, bunlardan 6 milyonunun rahatsızlığının farkında olmadığını söyledi.

Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği’nin düzenlediği ‘Ulusal Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Kongresi’nde konuşan Turgan, kronik böbrek hastalığının hipertansiyonu, hipertansiyonun da kronik böbrek hastalığını doğurduğunu belirtti.

Turgan, ”dünyada hem şeker hem de hipertansiyon hastalıklarında artış var. Dünyada 1 milyara yakın hipertansif var. Hipertansiyon dünya genelinde yüzde 26 sıklıkla görülüyor. Türkiye’de ise 18 yaş üstü hipertansif sıklığı yüzde 31.8′dir. Yani ülkemizde 15 milyon hipertansif kişi var” dedi.

Derneğin yaptığı araştırmaya göre, bu kişilerin sadece yüzde 40′ının hastalığının farkında olduğunu anlatan Turgan, araştırmaya katılanların yüzde 32.8′inin kan basıncını daha önce hiç ölçtürmediklerinin ortaya çıktığını söyledi.

Etkenlerin başında tuz tüketimi

Yüksek tansiyona neden olan etkenlerin başında tuz tüketiminin geldiğini belirten Turgan, ”normal, sağlıklı bir kişinin günde 3-4 gramdan fazla tuza ihtiyacı yoktur. Oysa çağdaş toplumlarda günde kişibaşına 8-10 gram tuz tüketilmektedir. Bu 15 grama kadar çıkmaktadır. Bu tuzların yüzde 70′i gizli tuz içeren gıdalardan alınmaktadır” dedi.

Turşu, ev tarhanası ve ev makarnası gibi geleneksel gıdalarda ve fast-food denilen yiyeceklerde yüksek miktarda gizli tuz bulunduğuna değinen Turgan, bunlardan kaçınılmasını önerdi.

‘Tedavide Hedefi Yakala’

‘Dünya Hipertansiyon Günü’nün bu yılki sloganın ‘Tedavide Hedefi Yakala’ olduğunu vurgulayan Turgan, herkesin en az yılda bir kez tansiyonunu ölçtürmesini istedi.

Turgan, kan basıncının 12/8′in altında olmasının oldukça iyi olduğunu belirterek, hastane ölçümlerinde 14/9, evde yapılan ölçümlerde ise 13.5/8.5, diyabet ve böbrek hastalığı olanlarda ise 13/8′in üstünün hipertansiyon anlamına geleceğine dikkati çekti.

12-14/8-9 arası kan basıncının tehlikeye doğru gidiş olduğunu anlatan Turgan, bu değerlere sahip kişilerin ‘Prehipertansif’ olarak adlandırıldığını söyledi.

Ülkede bu kişilerin sayısının 19 milyon olduğunu belirten Turgan, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu kişilerin ileride hipertansif olacağını söyledi.

Yapılması gerekenler:

  • Fiziksel olarak aktif olun.
  • Her gün veya gün aşırı 30-60 dakika yürüyün, bisiklete binin veya yüzün.
  • Sağlıklı beslenin. Bol sebze ve meyve, az yağlı süt ve süt ürünleri tüketin.
  • Hazır gıdalardan kaçının.
  • Az tuz tüketin.
  • İdeal kiloda olun.
  • Alkolü ölçülü tüketin.
  • Sigarayı bırakın.

    Turgan, hipertansiyonu olan kişilerin de şeker ve kolesterol ile böbrek fonksiyonlarını ölçtürmesi, kan ve idrar testi yaptırması gerektiğini de vurguladı.

    Yüksek tansiyonun felç (inme) riskini yedi kat, kalp yetmezliği riskini altı kat, kalp-damar hastalıkları riskini üç,dört kat artırdığını belirten Turgan, yüksek tansiyonun ayrıca kronik böbrek hastalığına yol açan ikinci önemli etken olduğunu söyledi.


  • Hipertansiyonun temel nedeni tuz

    Written by admin on Mar 24th, 2008 | Filed under: Hastalıklar

    Dünyada her yıl 7 milyon kişinin ölümüne yol açan hipertansiyon (yüksek tansiyon) hastalığının temel nedeninin, yiyeceklerde tuz kullanma alışkanlığı olduğu bildirildi.

    Erciyes Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Farmakoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yalçın Tekol, dünyada 1 milyar hipertansiyon hastası olduğunu, her yıl 7 milyon insanın bu hastalık nedeniyle öldüğünü söyledi.

    Tansiyon vakalarının da yüzde 90′ını easansiyel hipertansiyonun oluşturduğunu bildiren Prof. Dr. Tekol, “Dünyada her yıl 7 milyon kişinin ölümüne yol açan hastalığın temel nedeni, yiyeceklerde tuz kullanma alışkanlığı” dedi.

    Araştırmalara göre, dünyada tuz ile tanışmamış ve yiyeceklerinde hiç tuz kullanmayan 30′dan fazla topluluk tespit edildiğini, bu topluluklarda hipertansiyon hastalığının hiç görülmediğini ifade eden Prof. Dr. Tekol, şu bilgileri verdi:

    “Günlük 1.76 gramdan az tuz alan insanlarda hipertansiyon görülmüyor. Örneğin Amazonlarda yaşayan Kızılderili kabileleri hiç tuz kullanmıyor ve bu insanlarda hipertansiyon hiç görülmüyor.

    Bu durum, bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş olmasına rağmen, Hristiyan inancında tuz kutsal sayıldığı için batılı bilim adamları tuzu açıkça kötülemekten kaçınıyor. İncil’de tuz kullanımı emrediliyor ve Hz. İsa tuzu övüyor.

    Bu nedenle tuz ile hipertansiyon arasındaki ilişki 100 yıl önce bilimsel olarak ortaya konasına rağmen dünyada halen, tuzun hipertansiyon hastalığı ile ilişkisi tartışılıyor. Oysa hipertansiyon hastalığını önlemenin tek yolu, tuz kullanma alışkanlığından vazgeçilmesidir.”

    İnsan vücudunda tuzun tutulmasını sağlayan bir sistem olduğunu, bu nedenle hiç tuz alınmasa bile insanların sorunsuz yaşayabileceğini belirten Prof. Dr. Tekol, insanların beslenirken su ve her türlü gıdadan tuz aldıklarını, fazladan kullanılan tuzun ise hipertansiyon gibi hastalıklara davetiye çıkardığını kaydetti.

    Tuzu tamamen hayattan çıkarmanın insan sağlığına hiçbir olumsuz etki yapmayacağını vurgulayan Prof. Dr. Tekol, şöyle konuştu:

    “İnsanın günde 1.76 gramdan fazla tuz alması, hipertansiyona davetiye çıkarır. Zaten, dünyanın çoğu bölgelerinde insan su ve diğer gıdalardan günde 1 gram tuzu istemese bile alır.

    Yiyeceklerinde tuz kullanan insanlar ise tuzu az kullanmaya çalışsalar bile günde yaklaşık 10 gram, buna dikkat etmeyenler günde 20 gram tuz alır. Annenin kullandığı tuz, anne karnındaki bebeği ve süt emen bebeği olumsuz şekilde etkileyerek bebeğin ileri yaşlarda yüksek tansiyon hastası olmasına da yol açıyor.

    Tuz, kullanıldığında bağımlılık yapar. Bu nedenle tuz kullanan insanlar tuzsuz yiyecek yemekte zorlanırlar. Ancak insanlar tuz kullanma alışkanlığından vazgeçip, yiyecekleri doğal lezzetleriyle tüketme alışkanlığı kazandıklarında ise bu kez tuzdan nefret edeceklerdir.”

    Halk arasında terleme ile tuz kaybı oluşması durumunda kaybedilen tuzun telafi edilmesi gerektiği yönünde yanlış inanış olduğunu da ifade eden Prof. Dr. Tekol, tuz alınması durumunda ter ile tuz atılacağını, tuz alınmazsa terlemenin de tuzsuz gerçekleşeceğini, bu durumda tuz kaybının telafi edilmesi gibi bir durumun söz konusu olamayacağını kaydetti.

    Vücudun tuz dengesini koruyan sistemi nedeniyle hiç tuz alınmasa bile insan sağlığının olumsuz etkilenmeyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Tekol, sadece uzun süreli ishal ve kusma ile ağır böbrek hastalıkları ve diğer bazı hastalık durumlarında tuz kaybının olabileceğini ve bu durumda tuzun ilaç olarak kullanılması gerekebileceğini söyledi.


    Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı reflü habercisi

    Written by admin on Mar 24th, 2008 | Filed under: Hastalıklar

    [#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code]

    Boğazda takılma ve yabancı bir madde varmış hissi, yutkunma güçlüğü, sık boğaz ağrısı, aralıklı veya sürekli ses kısıklığı ve diğer ses problemleri, boğazda yabancı bir madde veya şişlik varmış hissine bağlı sık sık boğaz temizleme alışkanlığı ve nedeni bulunamayan müzmin öksürüğün reflünün habercisi olabileceği bildirildi.

    Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sabri Uslu, “ağız boşluğunun arka kısmındaki ‘yutak’ denilen bölgenin doku şişkinliği” olarak adlandırılan faranjitin, sadece mikroplara bağlı olarak ortaya çıkmadığını, sigara, hava kirliliği ve geniz akıntısının da hastalığın nedenleri arasında bulunduğunu bildirdi.

    Gözden kaçan bir diğer faktörün de tıp alanında “larengo farengeal reflü” denilen bir hastalık olduğuna işaret eden Uslu, mide içeriğinin aralıklı olarak yemek borusuna ve daha üst bölgelere kaçarak rahatsızlık yarattığı bu hastalıkta, belirtilerin hastaların önemli bir kısmında midede değil, dolaylı şekilde ortaya çıktığını söyledi.

    Belirtilerin midede ortaya çıkmamasının nedeninin, tahrişe yol açan asidin yemek borusunda çok uzun süre kalmamasından kaynaklandığını kaydeden Uslu, “Ancak asit, daha hassas olan gırtlak ve boğaza yükseldiğinde bu bölgeler kolayca tahriş olur.

    Bunun sonucunda da mide ve yemek borusuyla ilgili şikayetler olmadan ses ve boğazla ilgili şikayetler ortaya çıkar” diye konuştu.

    Uslu, “Boğazda takılma ve yabancı bir madde varmış hissi, yutkunma güçlüğü, sık boğaz ağrısı, aralıklı veya sürekli ses kısıklığı ve diğer ses problemleri, boğazda yabancı bir madde veya şişlik varmış hissine bağlı sık sık boğaz temizleme alışkanlığı, nedeni bulunamayan müzmin öksürük reflünün habercisidir” uyarısında bulundu.

    Hastalığın tespiti için tam bir kulak, burun, boğaz muayenesi gerektiğini bildiren Uslu, “Bu muayenede elde edilen bazı bilgiler hastalık konusunda ip uçları verir” dedi.

    Tedavinin çoğu kez gastroenteroloji bölümüyle birlikte düzenlendiğini belirten Uslu şunları kaydetti:

    “Hastalara ilaç tedavisinin yanı sıra kahve, çay, kafeinli-kolalı meşrubatlar, çikolata, baharatlı, yağlı ve acılı gıdalardan uzak durulması, çiğ sarımsak, soğan ve midede yanmaya yol açan besinlerin tüketilmemesi, az ve sık beslenilerek midedeki gerginlik ve asit salgısının azaltılması, varsa fazla kilolardan kurtulunması, sigara ve alkol kullanılmaması, bol su içilmesi, yemekten hemen sonra yatılmaması önerilir.”


    Ağrı kesicilerin “kesemediği” ağrıya dikkat

    Written by admin on Mar 23rd, 2008 | Filed under: Hastalıklar

    Merkezi ya da çevresel sinir sisteminin hasar görmesi sonucunda ortaya çıkan, 1994 yılında tanımlanan nöropatik ağrının, hastaların yüzde 40′ında depresyona neden olduğu bildirildi.

    Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Erişkin Nöromusküler Hastalıklar Araştırma Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Ersin Tan, merkezi ya da çevresel sinir sisteminin hasar görmesi sonucunda ortaya çıkan süreğen ağrı olarak adlandırılan nöropatik ağrının, hastalar tarafından batıcı, delici, saplanıcı, yakıcı, iğnelenme şeklinde tanımlandığını belirtti.

    Hastalığın en olumsuz yanının, hastaların yaşamında yarattığı işlevsel, fiziksel, psikolojik, duygusal ve sosyal etkiler olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tan, doktorların da yeni tanımaya başladığı nöropatik ağrıyı çekenlerin yüzde 70′inde depresyon, anksiyete ve uyku bozukluğu görüldüğü bildirdi.

    Nöropatik ağrının, sinir sisteminin herhangi bir yerindeki probleme bağlı olarak ortaya çıkan fonksiyon kaybı olduğunu, sıklıkla görülen ağrının doktorlar tarafından teşhisinin zor olduğunu belirten Prof. Dr. Tan, şöyle dedi:

    “Bu ağrı, her 10 kişiden birinde görülen ve oldukça yaygın ortaya çıkan bir ağrı türü. Bazı hastalar vücutlarına sürülen pamukla bile çok şiddetli ağrı çekiyor. Hastaların bir kısmı ağrı nedeniyle çalışamaz, yürüyemez, uyuyamaz, hatta giysilerin yarattığı yanma hissiyle giyinemez hale gelmektedir.”

    Diyabetlilerde çok sık görülüyor

    Böbrek yetersizliği, çeşitli damar hastalıkları, alkolizm, bazı nörolojik hastalıklar, kanser, bel ve boyun fıtığı, zona gibi enfeksiyon hastalıklarının nöropatik ağrıya neden olduğunu belirten Prof. Dr. Ersin Tan, özellikle diyabetlilerde bu ağrı türünün sık görüldüğünü kaydetti.

    Diyabetlilerin yüzde 51′inde sinir hasarı oluştuğunu bildiren Prof. Dr. Tan, her 100 şeker hastasından 15′inin nöropatik ağrı çektiğini ifade etti.

    Ayda 5 buçuk gün iş kaybına neden oluyor

    Özellikle geceleri artan ağrıların uyku bozukluğuna, sosyal yaşamın aksamasına, depresyon ve gerginliğe yol açtığını belirten Prof. Dr. Tan, bu durumun hastalarda iş gücü kaybına neden olduğunu söyledi. Prof. Dr. Tan, ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, nöropatik ağrısı olanların ayda 5.5 gün çalışamadıklarını bildirdi.

    Nöropatik ağrının yarattığı fiziksel, psikolojik, duygusal ve sosyal etkiler nedeniyle hastaların yüzde 40′ının depresyona girdiğini kaydeden Prof. Dr. Tan, büyük bölümünün uykusuzluk çektiğini ifade etti.

    “Hekimler hastaya inansın”

    Doktorların nöropatik ağrıyla ilgili çok fazla bilgi sahibi olmadığını belirten Prof. Dr. Tan, ağrının teşhisinin de bazı zamanlarda zor olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:

    “Bazen hastaların muayenesinde herşey çok normal çıkabilir. Hastaya inanmak zorundasınız. Tüm testlerin normal olmasına rağmen hasta ayağım yanıyor diyorsa tedavi etmelisiniz.

    Hastanın ayaklarında yanma varsa geceleri şiddeti artıyorsa uyuşma, karıncalanma, yakıcı, şimşekvari ağrı oluyorsa hastaya nöropatik ağrısı olduğunu söylemek lazım. Soru sorarak da hastanın nöropatik ağrısını teşhis edebilirsiniz.”

    Prof. Dr. Tan, ellerinde ve ayaklarında karıncalanma gibi uyuşukluklar olan hastaların da doktora başvurmalarını istedi.

    Standart ağrı kesici etkilemiyor

    Nöpopatik ağrının tedavisinin de çok yönlü olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ersin Tan, ağrı ile birlikte, buna neden olan hastalığın ve hastalarda oluşan, depresyon, uykusuzluk ve konsantrasyon güçlüğünün de tedavi edilmesi gerektiğini vurguladı.

    Prof. Dr. Tan, tedavide standart ağrı kesicilere yer olmadığını belirterek, “Boşa kürek çekmiş olursunuz. Nöropatik ağrının tedavisinde hiçbir zaman basit ağrı kesicilerin yeri yoktur” diye konuştu.


    Mutlu evlilik tansiyona iyi geliyor

    Written by admin on Mar 23rd, 2008 | Filed under: Tedaviler

    ABD’de yapılan yeni bir araştırmada, mutlu evliliğin tansiyona iyi geldiği, stresli bir evliliğin ise bekarlıktan kötü olabileceği belirlendi.

    Daha önceki araştırmalarda ise evli insanların her halükarda bekarlardan daha sağlıklı olduğu saptanmıştı.

    204 evli ve 99 bekar gönüllü üzerinde yapılan araştırmada, deneklere 24 saat üzerlerinde taşıdıkları, düzenli tansiyon ölçümü yapan cihazlar takıldı.

    Evli gönüllülere ayrıca evlilikleri hakkında bilgi almak için anket doldurtuldu. Araştırma sonucunda, evliliklerinden tatminkar olanların tansiyon değerlerinin ortalaması daha düşük çıktı.

    Mutsuz evlilerin tansiyon değerleri ise bekar deneklere oranla yüksek çıktı.

    Araştırmanın, tansiyon söz konusu olduğunda, evli olup olmamaktan ziyade evliliğin niteliğinin önemli olduğunu gösterdiği belirtildi.

    Brigham Young Üniversitesi öğretim görevlisi Julianne Holt-Lunstad, “Annals of Behavioral Medicine” dergisinde yayınlanan araştırmada, iyi ve kötü evlilikle bekarlığın uzun dönemde sağlık üzerindeki etkisini saptamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu söyledi.


    “İnsülin yaşlanmayı da önlüyor”

    Written by admin on Mar 23rd, 2008 | Filed under: Tedaviler

    Merve Loğmanoğulları / DHA / Londra

    Bilim adamları diyabet hastalığı tedavisinde kullanılan insülin enjeksiyonlarının, şeker seviyesini dengede tutmakla beraber, yaşlanmayı da önleyebileceğini iddia ediyor.

    İngiliz The Daily Mail gazetesine göre, gelecekte uygulanabilecek ‘gen terapisi’ sonucunda kronik hastalıkların ve yaşlanmanın önüne geçilebileceği iddia ediliyor.

    ABD’de sürdürülen araştırmalar sonucunda, doğal yaşlanma sürecini belirleyen anahtar bir gende, insülin maddesinin ‘yaşlanmayı geciktiren’ somut etkileri olduğu görülüyor.

    Amerikalı araştırmacı Dr Keith Blackwell, konuya ilişkin olarak, “Bu buluş, insülinin farklı sağlık sorunlarında da kullanılabileceğini gösteriyor. Sonuçları diyabet hastalığından çok öteye gidiyor” dedi.


    Uyku ve kilo ilişkisi

    Written by admin on Mar 20th, 2008 | Filed under: Diyetler

    Uyku ile kilo kontrolü ilişkisi, inceleniyor. Her gün yeni şeyler öğreniyoruz..

    Eskiler uykusuz kalanların zayıfladığını zannederlerdi. Ama modern tıp araştırmaları tam tersini gösteriyor. Fazla kilolu insanların ya da asla kilo alamayanların çoğunun, uyku sorunu var.

    Uykuda da aktifiz
    Eskiden insanlar, uykuya daldıklarında her türlü yaşamsal faaliyetin ve beynin durduğunu zannederlerdi. Hatta uykuyu ölüme benzetirlerdi. Beynin bu süreçte boş ve pasif olduğu, vücudun da sadece dinlendiği sanılırdı. Oysa uyku, bizim hiçbir şey olmadan ve yapmadan geçirdiğimiz pasif bir olay değildir. Uyku, hem vücudumuzda hem de beynimizde son derece önemli fizyolojik değişimlerin oluştuğu, dinamik bir süreçtir, hatta hummalı bir faaliyettir. Ve uyku sağlığımız için en az hareket ve besinler kadar önemlidir. Ciddi derecede uyku sorunları olan insanlarda, metabolizmanın darmadağın olduğu, yaşamsal hormonların dibe vurduğu artık gayet iyi biliniyor.

    Tokluk hormonu
    Uyku ile kilo dengesi arasındaki ilişkinin en önemli etkenlerinden birisi, bize doyma hissini veren ‘Leptin’ hormonudur ve uykudayken salgılanır. Uyku sorunları ise iştahımızı arttıran hormonları harekete geçirir. Öte yandan strese karşı direncimizi düşürür, irademizi zayıflatır. Ve en önemlisi kilo dengesi için son derece önemli olan glikoz toleransımızı düşürür. Yani yediğimiz her şey çabucak yağ olarak depolanmaya başlar. Bütün bunlar doğal olarak kilo dengesini allak bullak eder.

    Uykusuzluk
    Yetersiz uyuduğumuz bir geceden sonra, sinirlerimiz bozulur. Kendimizi azıcık daha iyi hissetmek için tatlılara, hamur işlerine ve keyif verici maddelere sarılmaktan başka bir çare bulamayız. Gelsin kahveler, gitsin çaylar, bisküvitler, çikolatalar… Hatta alkol ihtiyacı bile hissederiz. Her fırsatta uykumuzdan feragat ederiz. 7 saat, 6 saat, 5 saat yeter derken, başımıza yeni dertler açarız. Uykusuzluğun sonucunda yavaş yavaş fiziksel sağlığımızı, mantığımızı, hafızamızı kaybedebileceğimizi, koordinasyon bozuklukları ile karşılaşabileceğimizi biliyorduk. Şimdi yeni bir sorun daha çıkıyor karşımıza; kilo artışı! İnsanı kısa sürede çökertebilen az etken vardır. Bunlardan birisi susuzluksa, diğeri uykusuzluktur. Açlığa da, hareketsizliğe de, alkole de, acıya da, karanlığa da bir süre direnebiliriz ama susuzluk ve uykusuzluk farklıdır… Uzun sözün kısası, hiçbir ilaç, hiçbir estetik müdahale; sağlıklı olmamıza, genç ve fit kalmamıza, güzelliğimize uyku kadar yararlı değildir. Her fırsatta yazdığım gibi; uyku, tüm kozmetiklerden ve ilaçlardan daha değerlidir!

    Dr. Yasemin Fatih Amato / Sabah


    Tüp Bebek Tedavisi Ucuzlayacak

    Written by admin on Mar 20th, 2008 | Filed under: Kadın Sağlığı

    Danimarkalı bilim adamları günümüzdeki tüp bebek ücretinin yarısına mal olan yeni bir suni döllenme yöntemi geliştirdi

    Şu andaki yöntemde, anneye hormon tedavisi uygulanarak yumurtanın gelişmesi sağlanıyor. Gelişen yumurta babanın spermleriyle birleştiriliyor ve annenin rahmine yerleştiriliyor. Tedavide para en çok annenin aldığı bu hormon haplarına ve ilaçlarına gidiyor. Danimarkalı bilim adamlarının geliştirdiği yöntemde ise annenin karnında gelişmeden alınan yumurta, laboratuar ortamında az bir hormon verilerek geliştiriliyor. Bu nedenle daha az bir fiyata çıkıyor. Türkiye’de ortalama bir tüp bebek tedavisinin fiyatı 2 bin 500 dolar.

    OXFORD YOLCUSU
    “TÜRKİYE’NİN ilk tüp bebeği” Ece Çokar, dünyanın en saygın üniversitelerinden Oxford’a kabul edildi. Halen Robert Kolej’de okuyan 17 yaşındaki genç kız, 1989 yılında Ege Üniversitesi’nde dünyaya gelmişti. Avukat bir anne ile mimar bir babanın kızı olan Ece, Oxford’da hukuk okuyacak. Kızını meslek seçiminde yönlendirmediğini söyleyen anne Özden Çokar, Ece’nin mastırını da İsviçre’de yapmak istediğini söylüyor.

    ECE’NİN doğumundan itibaren bütün güzellikleri kendilerine yaşattığını söyleyen Çokar, “Çalışkan, okuyan, edebiyata meraklı bir çocuk. Shakespeare favorisi. İkinci dili Fransızca. Üniversiteler hakkında fikri olsun diye ABD’ye, Fransa ve Belçika’ya yaz programlarına göndermiştim ama o 1 aylık sanat tarihi programına gidip hayran kaldığı Oxford’u istedi, ‘Başka okula gitmem’ dedi” şeklinde konuştu.


    Kaçak Çay içenler Dikkat!

    Written by admin on Mar 20th, 2008 | Filed under: Kanser

    İçerisindeki katkı maddeleri nedeniyle kansere yol açıyor..

    Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun Meclis’e gönderdiği Çaykur raporunda, kaçak çaylardaki katkı maddelerinin kansere yol açtığı konusunda vatandaşların uyarılması istendi..

    Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (YDK), Meclis’e gönderdiği 2006 yılı Çaykur Raporu’nda, son yıllarda 50 bin tona kadar yükselen kaçak çayın kanser etkisine dikkat çekildi. Kaçak çay cenneti Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan vatandaşların bilinçlendirilmesi önerildi. GAP çayının kaçak rakip olamadığına dikkat çeken YDK, vakit kaybetmeden Türk çayında organik tarıma geçilmesini önerdi. Rapordaki dikkat çekici bölümler şöyle:

    * BİR AN EVVEL ORGANİK ÇAY: Dünyada her geçen gün önemi artan organik tarım ürünleri gelecekte de önemli bir yer teşkil edecektir. Bu amaçla, bölge için önemli bir potansiyel oluşturan çay tarımı ve üretiminin organik bir şekilde yapılması önem arzetmektedir. Vakit kaybetmeden çalışmalara başlanması faydalı olacaktır.

    * KAÇAK ÇAYDA KANSER RİSKİ: Çaykur kaçak çayın girişini önlemek için çaba göstermekle kalmayıp kullanımını sağlığa zararları konusunda da aydınlatıcı bilgi sunma görevini üstlenmelidir. Kaçak çay konusunda çeşitli üniversitelerce yapılan araştırmaların sonuçlarına göre kaçak çaylardaki katkı maddelerinin kansere yol açtığı ve su bazlı analin boyanın sağlığa zarar verdiği belirlenmiştir. Özellikle Güneydoğu illerinde bu sağlık problemlerinin artmış olduğu dikkate alınarak tüketicilerin bilinçlendirilmesi önemlidir. Kaçak çayın sağlığa zararları konusunda bilgilendirme toplantıları düzenlenmeli afişler hazırlanarak özellikle bölge illerindeki vatandaşlara aydınlatılmalıdır.

    * GAP ÇAYI KAÇAK ÇAYA RAKİP OLAMADI: Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin bazı yerlerinden yurda kaçak yollardan ya da ithalat yoluyla giren insan sağlığına zararlı çayla mücadele için bölgede Türk çayını etkin kılmak ve bölge insanının sağlığını korumak amacıyla yöre insanının damak tadına uygun GAP çayı üretilip piyasaya sunuldu Ancak kaçak çaya rakip olamamış ve satışlar beklenen düzeyde gerçekleşmedi.


    Saçınız mı dökülüyor ?

    Written by admin on Mar 20th, 2008 | Filed under: Tedaviler

    İşte bunun sebepleri ve korunma yolları…Prof. Dr. Kerim Alpınar, bilinçsizce yapılan diyetlerin yol açtığı kansızlığın, saçların güçsüzleşmesiyle birlikte hızla dökülmesine neden olduğunu bildirdi.

    Prof. Dr. Alpınar yaptığı yazılı açıklamada, özellikle hanımların güzelleşmek uğruna neredeyse ölüm diyetlerine girdiğini, yanlış uygulanan diyetler nedeniyle pek çok kişinin saçlarından olduğunu belirtti.

    Sağlıklı ve dökülmeyen saçlar için gıdalarda protein, çinko, B12 vitamini, folik asit ve bakır eksikliği olmamasına dikkat edilmesi ve sebze-meyve gibi yiyeceklerin bol bol tüketilmesi gerektiğini kaydeden Alpınar, ”Bilinçsizce yapılan diyetlerin yol açtığı kansızlık, saçların güçsüzleşmesiyle birlikte hızla dökülmesine neden oluyor. Düzenli ve dengeli beslenme saç sağlığını korumak için birinci önceliği taşıyor” dedi.

    Kerim Alpınar, bunun yanı sıra kalıtsal, hormon bozukluğu, mevsimsel şartlar, hava kirliliği, uygunsuz saç bakımı ve stres gibi faktörlerin de saç dökülmesine neden olduğunu dile getirerek, Türkiye’de her 100 kişiden 58′inin daha 38 yaşına gelmeden saçsız kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu bildirdi.

    Prof. Dr. Alpınar, saç bakımında kullanılacak ürünlerin etkinliği ve güvenilirliğinin klinik deneylerle kanıtlanmış olmasının önemine işaret etti.

    Bitkisel özlü ürünlerin tercih edilmesi gerektiğini ifade eden Alpınar, sağlıklı bir saç için şu önerilerde bulundu:

    ”Temiz ortamlarda bulunun. Çok sigara içilen, kimyasal madde buharlarının bulunduğu ortamlar, saçları yıpratır ve sağlıksız kılar.

    Saçların uzun süre güneş ışığına ve deniz suyuna maruz kalmaması gerekir. En azından bir şapkayla saçlar güneşten korunabilir. Denizden çıkar çıkmaz da duş almak gerekir. Yağlı saçlar her gün bir kez, kuru saçlar ise iki günde bir yıkanmalı ve muhakkak çok iyi durulanmalı.

    Zaman zaman da saç diplerinin zeytinyağı kullanarak beslenmesi de çok

    önemli. Zeytinyağı en kolay ulaşılabilir, basit ve etkili bir madde. Saç bakımı ile ilgili ürünlerde de zeytinyağının bulunması bu açıdan önemli.”